Ana içeriğe atla
Efsane Filmlerde Bugün

Sonsuzluk ve Bir Gün - Théo Angelopoulos Sineması

Alexander, edebiyat çevrelerince tanınan, bilinen ve sevilen usta bir yazardır. Aniden yakalandığı kurtuluşu olmayan bir hastalık, tüm hayatını gözden geçirmesine sebebiyet verecektir. Artık Alexander içine gömüldüğü bu sahil kenarındaki evi bir kenara bırakarak yeniden hayata atılmak durumundadır. Edindiği ve ediniyor olduğu tecrübelerin iç içe geçeceği bir serüvene atılır. Geçmişi hatırladıkça kendini yeniler ve kimliğini hatırlamaya başlar. Alexander, kendi ölümünün döşeğinde, yeni bir kimlik kazanmaktadır.

 

1935 yılında Atina’da doğan yönetmen savaşların, göçlerin, acılar yıkımların içinde çocukluk geçirir. Bu sancılı yıllar filmlerinde mutlaka işlendiği konulara dönüşmüştür.

Sahneleri kesmeyi sevmediği bilinen, yarattığı karakterin gözünden yaşanılan olaylara her an şahit olmamızı ister. Theo Angelopoulos tarihe ve topluma meraklı bir yönetmendir, ilk filmini gazete de gördüğü bir haberden(Tatbikat) yola çıkarak çekmiştir. Sonsuzluk ve Bir Gün filmi de dahil tüm filmlerinde tarihi, siyasi olayları devamlı genişleyen haliyle mistik bir anlatım çerçevesinden sunmuştur. Diyalektik görsel diline, olanı tüm çıplaklığı ile gösterme çabasını da katınca, her yönüyle diğer yönetmenler ayrılıyor. Seyircisini eşsiz sahne ve geçişleriyle, rüyaları ve bilinçaltlarıyla ile yüzleştirir sinemanın şairi.

 

Gerçek ile hayal ‘in bir ahenk içinde dans ettiği sahne geçişleri ve müzik kullanımları muazzamdır. Toplumu dolaylı veya doğrudan etkileyen her siyasi veya tarihi olay onun filmlerine bir yerden girmektedir. Theo filmlerinde direkt anlatımlardan kaçınır ve sembolik anlatımlara çokça başvurur. Seyirciye manayı bulmak için iş verir aslında. Bu yüzden uzun planları kullanır, seyirciye düşünme fırsatı vermek için.

Angelopoulos yönetmen öte bir derin bir sanatçı olduğunu gözler önüne serdiği sonsuzluk ve bir gün ile bizlere bir film değil, bir şiir biçimi izlettirdi. “Artık çok geç minik çiçeğim, ben bir yabancıyım” cümlesi ile zamanın ideallerimiz, hayallerimiz karşısında ne denli hızlı yitip gittiğini gösteren bir film olmuştur. Aslında zihnimizde ki ve kalbimizde ki kişilere ne denli uzak olduğumuzu alenen bizlere göstermiştir.

 

Sonsuzluk ve Bir Gün, hiçbir kaygı olmaksızın sadece insanın en temel soruları entelektüel cevaplarla ele alırken, şiirsel anlatımı adeta görselleştirir. Film geçmişten bir sahne ile açılır. Konuşan iki çocuk arasında tüm filmi özetleyecek nitelikte bir soru belirir; Zaman nedir?

Çocukların birinin bu soru karşısında aldığı cevap: büyükbabam onun plajda beştaş oynayan bir çocuktur. Zaman bu kadar basit bir kavram olarak dahi anlatılabilirken, tüm film bu zamanın içinde yitip giden Alex’in en hassas arayışını gerçekleştirecektir.

Yönetmen, son gününü yaşayan birinin son gününü epik bir masala dönüştürmeyi başarmıştı.

4 dakikaya erişebilen tek planlar, özdeşleşim kurmak için seyirciye verilmiş en güzel yerlerdi.

Angelopoulos sahneler arasında öyle güzel ve geçiş olduğu anlaşılmayan geçişler planlamış ki, zamanda geri gittiğiniz dahi anlayamıyorsunuz. Bu zamanı doğrusal olamayarak kullanımı onu, eşsiz bir zamansal döngü içerisine atıveriyor.

Şehir yollarında cam silmek için bekleyen göçmen çocuklar, dönemin Yunanistan’ı hatta Selanik’i tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Sinemanın mutlak gücü olan propaganda Theo sineması için geçerli değil. Bir kere insanı anlatmak ve toplumları etkileyen olayları anlatmak gibi bir inancı var. Sinemanın gücünü, yine insanın bu bitmek bilmez gücünden aldığına inanıyor.

Işıklarda cam silmek için bekleyen çocuklara polisler saldırmaya başlayınca, bir tanesini arabasına alıyor ve gidiyor. Mutlak otorite karşısında göçmen bir çocuk yaşamına şahitlik ediyoruz. Alex’in arabasına aldığı çocuğu güvenli bir yerde bırakırken ki, gülüşü içine bir dünya sığdırılabilir. Hastaneye yatmadan önce köpeğini güvenli bir yer olan kızına bırakmak istiyor ancak kızı bunu kabul etmiyor. Yönetmenin en açık silahı olan Zoom in olarak kullanılan her kamera hareketi bizi karakterin dünyasına girmeye zorluyor ve her seferinde bize onun duygusunu daha içselleştirme/özdeşleim için fırsatı sağlıyor. Şu an ki halinin yalnızlığının sebebinin aslında kendi tercihleri yüzünden olduğunu her geçmişe gidişinde anlayabiliyoruz. Çok özlediği geçmişinde eski eşinin cümle aralarına sıkıştırdığı zaman söylemleri ve kızgınlıklarından açıkça anlaşılıyor. Anlatılanlar arasında geçişler, sahnelerin uyumu ile neredeyse ahenkle dans etmektedir.

Büyük bir vazgeçiş ve amansız bir pişmanlık içerisinde ki Alex, kızının yanından çıktıktan sonra arabasına aldığı sarı mantolu çocuğun kaçırıldığını görüyor ve takibe başlıyor. Bu takip esnasında sakin, boş, eskimiş sokaklar ve kullanılmış yıkık binaları olduğu gibi görüyoruz.

Çocukların kaçırıldığı yere gelen Alex, burada çocukların zengin insanlara satıldığını görür ve sarı mantolu çocuğu buradan kurtarır. Bu Alex için geri dönüşü olmayan bir eşik olacaktır.

Her insanın temelde sahip olmak istediği bir sebebe çocuğu onlardan kurtararak sahip olmak istemiştir ancak geçmişte kaçırdığı zamanı telefi edemeyişi onu biraz daha uzak tutacaktır sarı mantolu çocuktan. Bu esna da çocuk, göçmen olanların yaşadıklarının portresini onu sınır noktasına götürürken gösteriyor. Sarı montlu çocuk üzerinden rahatsız edici sahneleri göstermekten korkmayan yönetmen, tel örgülere sınırı geçmek için çıkmış ama donarak ölen onlarca cesedi Alex’e gösteriyor ve ölümün soğukluğunu daha çok hissetmesini sağlıyor.

Küçük bir bedenin bunca yaşadıklarını, yaşamının son gününde şahitlik etmek ise başlı başına bir ironi. Alex, kaybettiğini sandığı veya hiç sahip olmadığı duygularını keşfetmeye başlıyor, doldurulamaz gibi gelen duyguları olmayacak en kısa süre de doldurabildiğini, başka bir biçimde görüyor. Bu kabulleniş ile dünyasına kabul ettiği çocuğa, şiirini tamamlamaya çalıştığı 19.yy. şairinin hikayesini anlatmaya başlıyor. Gerçek ile hayali müthiş bir performans ile dans ettiren yönetmen, usul bir sahne geçişi ile bizi Yunanistan’ın ilk ulusal şairi, milli marşlarını yazan Solomos’un hikayesi götürüyor. Mistik bir anlatım, epik bir masala dönüşüyor ve hikâye içinde bir masala dönüşüveriyor.

Şair ‘in köyüne dönme arzu ile yanıp tutuşuyor ve bir yolunu bulup döndüğü köyünde dil bilmiyor. Duyduğu kelimeleri kullanarak yazar ancak kelimler ona yetmediğinde bilmediği kelimeleri satın almaya başlar. Adanın dört bir yanından ona kelime satmaya insanlar gelir. Böylece “özgürlük ilahisini” yazar. Bitmemiş şiir olan “Özgür Tutsak” Alex’in yıllardır tamamlamaya çalıştığı şiirdir. Solomons, Alex’in en etraflıca metaforudur. 

Alex’in ölümden korkması ve Çocuğun yaşamdan korkması birbirlerinin zamansal döngülerinin tamamladığın en güzel örneği olarak, izleyiciye tarifsiz bir yıkım yaşatmıştır.

Köpeğini bırakmak için yardımcı Urania’nın oğlunun düğününe gider, yöresel düğün köpeğin teslimi ile kaldığı yerden devam eder. Alex zaman için bir etken değildir, zaman onunla veya onsuz ilerlemektedir. Bir yandan hastalığı şiddet arttırarak ona zamanın varlığını hissettirerek aslında zamanının daraldığını söylemektedir.

Gerçek zaman ile geçmiş zaman arasında ki geçişler zamanın aslında bildiğimiz gibi doğrusal olmadığının en büyük kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Zaman kişiye göre görecelidir.

Zaman filmin başında Alex’in arkadaşının dediği gibidir; plajda çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuktur. Zamanı tanımaya veya anlatmaya yetmeyecek ömürlerimizde “anı yaşamalıyız” altını çizen yönetmen, seyirci için yeni bir farkındalık açar aslında. Zaman ne yakalanacak ne pişman olunacak bir kavrayıştır, anı en güzel biçimde yaşamaktır der şimdi ile geçmiş sahnelerin uysal geçişleri.

Sahile gördüğü doktor, ona kendisi ve jenerasyon için ne kadar önemli bir yazar olduğunu anlatır ama sonunda hiçbir anlamı yoktur. Ölüm kapısındadır ve gitmeye hiç niyeti yoktur. Tüm güzellemeler hiç olur. Tüm pişmanlıklar sarar bu ölüm açmazı içinde.

Sarı montlu çocuğun kaybetti arkadaşı için yaktığı ağıt/şarkı göçmen çocukların en derin sorgulamaları ve çığlığı oluyor.

 

İşte bu ağıt;

bu gece bizimle olamaman ne acı

hey! selim!

çok korkuyorum, selim.

deniz o kadar büyük ki!

gittiğin yerde bizi ne bekliyor selim?

hepimizin gideceği o yer neye benziyor?

dağlar mı var, vadiler mi,

polisler mi var orada askerler mi,

hiç geriye bakmadık ki biz.

şimdi tek görebildiğim, deniz, uçsuz bucaksız deniz.

rüyamda annemi gördüm gece

kapının eşiğinde durmuş, ağlıyordu.

noel'di, çanlar çalıyordu.

dağlara kar düşmüştü.

keşke burada olaydın

bize eskisi gibi

o limanlardan,

marsilya'dan, napoli'den,

şu koca dünyadan bahsedeydin

hey! selim, anlat, anlat bize

şu koca dünyadan bahset.

hey! selim, konuş, konuş bizimle...

 

Film boyunca sorulan soruların derinliği ne denli büyük bir arayış içinde olan karakteri dolayısı ile yönetmenin sorgulamalarını bizlere açıkça gösteriyor.

Zaman nedir Anna? Söyle anne neden sevmeyi bilmiyoruz? Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek?

Otobüs sahnesinde önce bir çift biniyor ve aralarında kariyer önemi üzerine bir konuşma geçiyor ve birbirlerinden kopuyorlar, Alex bu anda orada ki çiftlerin varlığı ile zamansal döngüsünü tamamlıyor. Çünkü Anna olan özlemi sebebi onunla zamanında geçirmediği zamanaydı çünkü kendisi hep ileriyi ve ilerde ki kayalıklara tırmanmak istiyordu. Kaçırdığı zaman ona Annayı geri vermedi. Başarmak istediklerinin gölgesinde kaldı. O yüzden kayıp ruhlar durağında indi çift, çünkü şu an asla anlamayacakları biçimde birbirleri kaybedeceklerinden habersiz, geleceğin kaybolmuş ruhlarıyla. Müzisyenler durağına gelindiğinde müzisyenlerin binmesiyle yönetmen bize masalını tekrar yaşatmaya başladı. Epik bir hal alan otobüste gerçek ile rüya içiçe tam anlamıyla geçmiş oldu.

Bir güne sığrılan bunca soru, telaş, hayat, yüzleşme üstünden Annaya “Yarın nedir?” sorusuna soran Alex, muhteşem bir cevap alır.

“Sonsuzluk ve Bir Gün” der Anna

Alex’in dudaklarından, ölümün ucunda yaşamı ona fark ettiren küçük çocuktan satın aldığı kelimelere bunlar dökülür;

“Artık çok geç mink çiçeğim, ben bir yabancıyım.”

Angelopoulos sinemasında, ana akım sinema evreninde dışında, insan ile toplum arasına girmeye çalışan, toplumsal sorunları görünür kılan ve bu bağlamda gerçeğe sadık kalan bir anlatı dili mevcuttur. Her ne kadar alt metinlerinde içinde bulunduğu sistemi tekelleştirse de ana akım sinema Angelopoulos için böyle değildir. Zihinleri etki almaya çalışan ana akım sinema yerine, bireyleri toplumsal/tarihsel gerçeklik ile yüzleştiren bir filmdir.

Geleneksel sinema kalıpları dışarısında şekillenen Angelopoulos sineması, etkili ve anlatı gücünü buradan alır. Yönetmen yaşamın kendisine odaklanır ve karakterlerini bir arayış içinde bizlere sunar.

Zamansallığı kırarak, izleyiciyle arasına mesafe koyarak izlediğinin bir film olduğunun bilincine ulaştır. Brecht anlayışında olduğu gibi yabancılaşma duygusunu ortaya bırakır. Rahatsız olmasını ister izleyicisinin çünkü bireyin arayışı, mutlak sancılı bir yolculuktur.

Angelopoulos sineması hayata yakından öte hayatın içidir. Sinemanın bir araç görevinden çıkıp, insanı anlamak kullandığı bir amaçtır.

© 2021 Nilgün Çolak - Tüm Hakları Saklıdır.